Uzun Okuma: YENİ MÜZİĞE YETİŞEMİYOR MUYUZ?

Yılın ilk iki ayını geride bırakmak üzereyken yine yeni müziğin peşindeydik. Müzisyenlerin dijital platformlardaki hesaplarını mı takibe alalım, Youtube kanallarını mı emin olamıyorken, kendimizi sekmeler arası yolculuklarda bulduğumuz günler yaşıyoruz. Her geçen gün artan bir skala var. Müzik yapmaya başlayan, yıllar sonra kaldığı yerden devam etmeye karar veren ve hiç ortadan kaybolmayan müzisyen ve gruplar var. Türkçe sözlü bir şeyler dinlemek istediğimizde bulamıyorken, bulduğumuzda da ‘ayıkken gitmiyor abi’ diyorken, zaman değişiyor, artık bulabiliyoruz ve vakit ayırabiliyoruz yurdun müziğine. İstanbul’da Ocak ve Şubat aylarında gerçekleşen konserlerin müzikal çeşitliliğine ise ayrıca değineceğiz. Gelin hep beraber bakalım kısaca neler olmuş…

Öncelikle ülkeden başlayalım; ‘Hedonutopia’ ve ‘Yüzyüzeyken Konuşuruz’ bahsini geçirelim.

İzmir’de kurulan Hedonutopia’nın ikinci albümü ‘Yarı Cennet’, 2017’nin son günlerinde yayınlandı esasında. İlham aldıkları gruplar olan Radiohead, The Cure, Sigur Ros’u düşününce, ikilinin yaptığı yoğun müziğin hakkını verdiklerini söylemeden geçemeyiz. Dillerinize marş olacak sözler yok belki ancak kulaklarınızın pasını kökünden sökecek dolu dolu bir altyapı var. Bilmiyoruz hiç güvende miyiz?

Diğer tarafta müziklerine elektronik altyapılar katarak oluşturdukları taze albümleri ‘Akustik Travma’ ile Yüzyüzeyken Konuşuruz var. Yıl boyunca zaman zaman döndürmek isteyeceğiniz albümlerden biri olacak. Farklı bir yolda ilerlemek istediklerini artık açıkça belli ediyorlar. Albümün ilk dakikasından son anına kadar bunu buram buram hissediyorsunuz.

Ülkeden çıkıp dünyaya yayılacak olursak artık müzisyen ve gruplar bir tarza körü körüne bağlanmadan yollarına devam ediyor. Pop, Jazz, Blues yıllardır yerinde sayıyor, Rock hafiften kayboluyor gibi görünüyor. R&B, Hip-Hop, Trap, Rap oldukça yükselişte, insanlar bu türleri severek dinliyor gibi varsayımları yapabiliriz.

2007 yılında yayınladıkları kült albümleri Oracular Spectacular’dan bu yana 11 yılı geride bıraktı MGMT. Bu süre zarfında dillere pelesenk olan şarkılarının yanında, başarısız albümlere de imza attılar. Little Dark Age videosu ile göstermeye çalıştıkları ‘yenilendik’ imajı aslında 80’lere götürmüştü bizi. ‘Little Dark Age’ isimli albümün de bu klasmanda olacağı belli gibiydi. 30 yıl öncesinin tınılarını kullanarak çok iyi bir albüm ortaya çıkarmışlar. Yarışa tekrar dahil oldular.

Müziğe başlangıç zamanı MGMT ile aşağı yukarı aynı tarihlere varan U.S. Girls ise son çalışması ‘In A Poem Unlimited’ ile şimdiden yıl sonu ‘en iyiler’ listelerinde kendine yer açtı bile. Meg Remy her bir şarkıya titizlikle dokunmuş. Cennetin kapıları ‘Pearly Gates’ adlı şarkıda Remy erkekler tarafından kontrol edilen bir cennetin nasıl daha güvenli olabileceğini sorgularken, ‘Rosebud’ ise 1941 tarihli Citizen Kane filmine bir gönderme olarak listede. Giriş şarkısı ‘Velvet 4 Sale’ aşağıdaki cümleler ile açılıyor:

“You’ve been sleeping with one eye open, ‘Cause he always could come back, ya know?

And you’ve been walking these streets unguarded, waiting for any man to explode.”

Şarkılarını siyasileştiriyor ve içselleştiriyor Remy. Popun en güzel hali belki de ‘In A Poem Unlimited’, tarzların pop müzik ile muhteşem karışımı.

İsimleri Tay dilinde uçak anlamına gelen Khruangbin ikinci albümü ‘Con Todo El Mundo’ ile bir süredir sakin halet-i ruhiyemize eşlik eden en iyi çalışma… Açılışı yapan ‘Como Me Quieres’ Sezen Aksu’nun Geri Dön’ü gibi tınlarken, bu 42 dakikalık enstrümantal çalışmada kendimize de paylar çıkarabiliyoruz. Bazen salına salına dans edebiliyoruz, bazen de çöl ortasında tek başına kalmış hissini tadıyoruz.

Şu sıralar bizlere sıklıkla eşlik eden bir diğer albüm ise besteci Ryan Lott’un projesi Son Lux ve beşinci albümü Brighter Wounds. Sanki görkemli bir filmi izliyormuş hissiyatına bürünüyoruz dinlerken. Açılış kaydı ‘Forty Screams’ ilk cümleleri ile hemen sizi içine çekiyor: “Is this the future, standing over me?” Piyanosunu çalarken eşsiz vokali ile bu sinematografik albüme eşlik eden Lott’a kulak verin.

Şanslıyız ki yeni albümlerini peş peşe yayınlayan Khruangbin ve Son Lux, 2 ve 3 Mart tarihlerinde İstanbul’da Salon sahnesinde olacaklar. Biletlerinizi aldıysanız şanslınız, çünkü tükendi.

Luis Vasquez’in projesi The Soft Moon müzikal kariyerine kayıtlarında vokallerini bir tık daha öne çıkararak devam ediyor. Gürültülü post-punk tavrının altına gömdüğü sisli, belli belirsiz vokallerinin yerini ‘Criminal’ albümünde daha olgun bir tavır almış. Yaptığı müziğin en önemli noktalarından birisi de canlı performansları sırasında kullandığı ışık. Grubunda bunun için ayrı bir üye de bulunduruyor. Yıllar önce Babylon – Asmalımescit konserinde eşsiz bir deneyim sunmuştu bize Vasquez.

Montrealli dörtlü Ought ise 2014 yılında yayınladıkları ‘More Than Any Other Day’ ile girmişti hayatımıza. 4 yıldır Post-punk’ın farklı bir yorumunu icra ediyorlar. Tim Darcy ateşli vokalleri ile grubunu diğerlerinden ayırıyor.  Albümün en ilgi çekici anlarından biri ise ‘Disaffectation’ içerisindeki şu sözler: “Well here’s some liberation, you can order it online!”

Michael Milosh’un eşsiz, cinsiyetsiz vokali altında Rhye, 5 yıl sonra yeni albümü Blood’ı yayınladı. Bir önceki albüm Woman’ın devamı gibi ‘Blood’, sadece biraz daha olgun bir hava var, Milosh’un yaşadıklarından ötürü olsa gerek. Eşi ile ayrıldığı bu süreçten sonra ortaya çıkan Blood’ın kapağında ise yeni sevgilisini görüyoruz. Yılın en zarif albümü olabilir.

New York çıkışlı söz yazarı Aaron Maine’nin Porches adı altında yayınladığı üçüncü albüm ‘The House’, müziği kalabalıklaştırmadan sizi dans ettirebilen bir albüm. Maine, bu albümde nasıl göründüğü ve nasıl hissettiği arasında farkı sorguluyor, bazen de bunu geri plana atıyor. “I think that I’ll stay inside. If you don’t think that they’d mind. I can’t let it find me” sözleri ile başlıyor en yüksek tempodaki ‘Find Me’ şarkısı. Yer yer de aynada gördüğü kişi ile alakalı bir fikri olmadığını söylüyor diğer şarkılarında.

yazar: Orbay Tütüncü

Bir cevap yazın

Top